Helena Rubinstein “Çirkin kadın yoktur, tembel kadın vardır” sözünü inanarak mı söylemiştir, yoksa ince bir pazarlama stratejisi miydi bilinmez? Ancak güzel ve çekici insanların genelde daha zeki ve başarılı kabul edildiği, vücut güzelliğinin kariyer basamaklarını tırmanmada etkin bir rolü olduğu artık tüm iş çevrelerinde kabul görmektedir 1.

Sosyolojik açıdan bakıldığında vücudu şekillendirmeye yönelik girişimler sosyal statü belirlemek, cezalandırmak, ödüllendirmek, seksüel beklenti ve gelenek gerekliliği gibi temel sebeplere dayalı olarak yapılagelmiştir.

Vücuda yapılan izler ise Kamerun’da bazı kabilelerde kadınların evli olup olmadığını, Çad’da ise erkek olmanın güçlü olmak demek olduğunu belirler. Pakistan’da Kalash-Kafiristani kadını yüzüne pirinçleri yapıştırarak yaptığı makyaj ile güzelleştiğine inanırken, Burma’da bir Padaung kadını boynuna onlarca halka takarak toplumdaki statüsünü ve eşine bağlılığını sembolize eder. Küçük ayaklı olmak için gelenekleri uğruna sakat kalan Çinli kadınlar ise bir insanın güzel olmak uğruna nelere katlanabileceğinin en iyi kanıtı olsa gerek.

“Güzel bir kadının boynu, yudumladığı şarabın geçişinin görülebileceği kadar pürüzsüz olmalıdır” diyen barok dönemin güzellik anlayışındaki zarafete tam hayran kalacakken epilasyon için sirkenin içinde kedi dışkısının sulandırılıp kullanılmasını salık veren reçeteleri görünce irkiliyor insan2. Tam bu ne ortaçağ zihniyetiymiş derken, gazetelerde güzellik için yüzüne sülük yapıştıran “Demi Moore” haberleri çıkmasın mı? Her neyse sülük konusuna hiç girmeyelim. O, başlı başına ayrı bir yazı konusu…

Güzellik ve çekicilik kavramının, hem toplumdan topluma, hem de nesilden nesile son derece değişkenlik gösterdiğini görüyoruz. Diğer bir deyişle, bir toplumda ya da zamanda güzel olarak tanımlanan bir diğerinde çirkin olarak nitelenebilmektedir. Fakat 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren iletişim ve teknolojinin gücü sayesinde her geçen gün güzellik anlayışında birbirinden etkilenme güçlü bir ivme kazandı ve buna bağlı olarak tek tip güzellik kavramı oluşmaya başladı. Bunda da en önemli etken olarak ekonomik dengeler belki de önemli rolü oynuyor.

Gelin isterseniz neden her geçen gün toplumun estetik kaygıları artıyor, kısa kısa gözden geçirelim;

  • Ortalama Ömür Uzaması: Tüm dünyada olduğu gibi bizde de ortalama yaşam süresi artıyor.
  • Savaş görmüş, minimum ihtiyaçlar ile hayatını idame ettirmeyi üstün vasıf kabul eden nesilin, zaman içinde 80’li yıllarda tetiklenen tüketim toplumu içinde hayatını idame ettiren bir nesille değişmesi
  • Evde üretken olmadan yaşayan toplum kesiminin giderek üretken ve toplum içinde yaşayan bireylere dönüşümü
  • Erken emekliliğin yerini olabildiğince uzun çalışma ve finansal kaynak devamını sağlama çabasına bırakması: Eğitim süresi ve ekonomik özgürlüğün doğal sonucu olarak çocuk sahibi olma yaşı her geçen yıl biraz daha öteleniyor. Eskiden yirmili yaşlarda hayata atılıp, ailenin üzerinden yükünü atan çocuklar, bugün okulu bitirip biraz orada master, biraz burada doktora derken otuzlu yaşlara kadar aileden maddi destek beklentisi içinde oluyorlar. Bunun doğal sonucu olarak 50-60 yaşlarında birçok ebeveyn finansal rahatlık adına aktif olarak çalışma yaşamına devam etme zorunluluğunu hissediyor.
  • Yaşlılık döneminde, çalışma sürecinde alttan gelen genç ve dinamik nesile hem görünüm hem de psikolojik olarak uyum sağlama isteği.
  • İletişim ağının genişlemesi ile küçülen dünya ve oluşan uniform güzellik kavramı:  Sumatra adasında dişlerini üçgen olacak şekilde törpüleyip testere ağızla “ben güzelim!” diye gezen genç kız, Amerikan kahve sektörü için kahve toplamaya başlayıp, akşam uydu alıcısıyla televizyonda diş macunu reklâmını görünce kendi güzelliğini sorgulamaya başladı doğal olarak. Öyle ya, adada yaşayan herkese istihdam yaratan bu dev şirketin ülkesinde neye güzel deniyorsa o güzel olmalıdır…

Bizde durum ne diyecek olursanız, ülkemizde de tüm dünyadakinin benzeri bir estetik devrim gerçekleşiyor. Sadece zamanlaması ve hızını ülkenin kendi dinamikleri belirliyor.

Tüm dünyada olduğu gibi bizde de ortalama yaşam süresi artıyor ve geleneksel tabirle her geçen gün “ununu eleyip, eleğini asma yaşı” kaçınılmaz olarak ilerliyor. Aktif çalışma yaşamının kişiyi daha sağlıklı ve canlı tuttuğuna inanan bir hekim olarak, sosyal yaşamın içinde aktif olan her bireyin nasıl kendine yakışanı giymesi doğal ise, kendini daha rahat ve özgür hissedeceği vücuda da -tıbbın izin verdiği sürece- kavuşma hakkı olduğuna inanıyorum. Burada en önemli belirleyici ölçüt kişinin kendi isteği ile bunu talep etmesi ve nerede duracağını bilmesidir.

1:Wall Street Journal, August 28, 1991

2:Dominique Paquet, Miroir, mon beau miroir : Une histoire de la beauté, May 2, 1997

*Güncel yazılar başlığı altında yazılan bu yazıların tüm hakları Op. Dr. Serhat Totan’a ait olup hiçbir şekilde kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.